büyüdük biraz.

ve hayat planlarını konuşmaya devam etmek için yeni bir yerimiz oldu.

bi de ‘çay lav yu!’ görselini çok seviyorum. 

Bu şehrin bana kattığı en büyük direnç biber gazına karşı edindiğim dirençtir. Aylar sonra yediğim gaz gözlerimin, boğazımın içine etse de ” of sıçsınlar gazınıza” atarından öteye geçmeden bünyemi parabolize edebiliyorum.

Bundan sonra “Baban kim?” derlerse “Morrison” dicem. Bu da böyle biline.
Biyolojik işleri karıştırmaya gerek yok, mentalojik babam.

(Kaynak: youtube.com)

Joan Miro yazısı

Neden, nasıl, kim tarafından, ne şekilde ünlendi bu adam bilemiyorum. Saygı duymaya çalıştım Türkiye’de olmasa da, dünya çapında çok fazla ilham kaynağı olduğu ressamlar, sanatçılar olduğu için. Ancak dün bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Sakıp Sabancı’da sergi izlemeyi çok seviyorum, çünkü inanılmaz bir enerjisi var oranın. Gerek Emirgan’a giderken kullandığım yollar, gerekse çıkınca farklı bi şehirde hissettiren arka sokakları konusunda hep bi mutlu hissettiriyor. 
2-3 haftadır Joan Miro reklamları İstanbul’u boy boy kapladığı için görmezden gelemedim ve daha önce Barcelona’da fırsatını bulup gezdiğim insanı bir kez daha farklı eserleri gelmiştir diye görmek istedim. Miro aktif olarak 1930-1940 arasında eser çıkarmış bir sanatçı. O dönem bana İspanyol sanatçıların eserlerini incelemek konusunda özel gelir. Çünkü İspanya İç Savaşı’nı yaşamış insanların, hislerini nasıl dışa vurduklarını görmek ve dönemi daha iyi anlamak için bir fırsattır bu. 
Sergi konusu kadınlar,kuşlar ve yıldızlar olduğundan ve hayal gücü ağırlıklı çalışan bi ressam olduğundan Miro’dan bunu görebilirdik. Lakin yine göremedik. 
Sesli rehbere de bu yüzden önem veririm, girer girmez hemen bi tane edindim. Figürlerin hangi amaçla çizildiğini, kompozisyonunu ne üzerine oluşturduğunu anlamak için.

Kadın temasının işlenmesinin başlıca sebebi doğanın doğurganlığına duyduğu hayranlık. Bunu da kadın figürlerindeki rahim sembollerinin öne çıkarılmasıyla tamamlamış.(4. fotoğraftaki siyah-beyaz iki lob olarak gösterilmiş kalp şekline benzeyen sembol)  Tablolarının temeline siyah kafes sistemler hakim. Zaten siyah ana renk çevresinde sarı, yeşil, kırmızı ve mavi yardımcı renklerle tamamlanmış tablolar bütünü Miro’nun tarzı. Yıldız ve kuşları tamamen zihninde canlandırdığı şekilde kullanmış. Sesli rehberin bi yerinde şu cümle vardı: “Tablolarını hem tesadüfi şekilde, hem de çok hesaplamalı oluşturuyordu.” 

Hesaplamalı kısmını bi kaç yer dışında görebildiğimden emin değilim ama 1920’lerde Picasso ile tanışmasının izlerini çok net görebildim. Lakin Picasso’yu da yine Barcelona’daki müzeyi gezince anlayabilmiştim. Gerçekten geometrik bir ressam olmasının dışında zihnini sevdiğim noktaları çokça bulduğumu düşündüm. Ama Miro’yu anlayamıyorum işte. Anlayabilen biri varsa ve gerçekten o bir dehaysa bana da anlatsın, ben de öğreneyim istiyorum.

Sergiye gitmeyi düşünüyorsanız çok fazla önereceğimi sanmıyorum. SSM’de Joseph Beuys’tan sonra beni etkileyen bir sergi izleyemedim. Ama çıkınca dünyanın en güzel şehrinde olduğunuzu hatırlatan, sahil hattında bi yürüyüş için harika bi tercih olacağından da şüphe duymam.

Normal şartlarda ‘başka çarşamba’ etkinliğinde Beyoğlu Sineması’nda izlemeyi planladığım ‘Rosetta’ filmi öyle merak uyandırdı ki, dayanamadım bu gece izledim.
Film kabaca özetlemek gerekirse alkol sorunu yaşayan bir annenin kızı olan Rosetta’nın yoksulluk içinde geçen hayatını anlatıyor. Kibarca anlatmak gerekirse de konuşacak çok fazla cümle bulabilirim. Ama her şeyden önce söylemem gerekir ki, çoğu insanın dayanabileceği kadar basit bir film değil. Çoğu bağımsız filme mesafeli yaklaşırım. Aptal yerine konmaktansa, düşündürdüğüne inandığım filmleri görmek isterim. Çünkü çok fazla kafa yorarım ve benimsediysem asla unutmam. Bazen öyle benimsemiş oluyorum ki, günlük hayatta konuya uyan yerlerde filmlerden monologları bile örnek verdiğim oluyor. Konuya dönersem  ’Rosetta’ gibi insanı kasvete sürükleyen ve gerçekçiliği böylesine süssüz anlatan bir filmde bu vuruşları yakalamaya çok dikkat ettim. Müzik kullanmadan, kısa cümlelerle ve hatta bazen cümleler olmadan insanı kendiyle baş başa bırakabilen bir film. Dardenne kardeşler bence de bu noktada oldukça başarılı. Filmde birden fazla metafor görebiliyorsunuz ve bunlar o kadar çok rastladığımız subjeler ki, müzik kullanılmadan işlenmesi belki bu yüzden daha da Rosetta’ya yaklaştırıyor insanı.
**Spoiler** Bataklıkta balık tutma sahnesi, Rosetta’nın uyumadan evvel kendisi ile normal insan olduğuna ikna edici konuşması ve en çok da bataklıkta Riquet’i kurtarmak ve kurtarmamak arasında gidip gelmesi böylece normal bi işi olacağına inanması filmin amacı bakımından ikna edici bulduğum sahnelerdi***Sonuç olarak tavsiye edebileceğim bir film değil ama ben kişisel olarak iyi ki izlemişim diyorum. Yorumlarım ise bir sıcak bir soğuk duruyor, farkındayım. Çünkü böylesine bir filmi tavsiye etmek istediğim insanı gerçekten zor bulurum diye düşünüyorum. Bunun sebebi ise geri kalan insanların anlayamayacağını düşünmek değil, gerçekten filmi izleyecek insanın aynı kafaya gireceğinden emin olmak istememdir.

Normal şartlarda ‘başka çarşamba’ etkinliğinde Beyoğlu Sineması’nda izlemeyi planladığım ‘Rosetta’ filmi öyle merak uyandırdı ki, dayanamadım bu gece izledim.

Film kabaca özetlemek gerekirse alkol sorunu yaşayan bir annenin kızı olan Rosetta’nın yoksulluk içinde geçen hayatını anlatıyor. Kibarca anlatmak gerekirse de konuşacak çok fazla cümle bulabilirim. Ama her şeyden önce söylemem gerekir ki, çoğu insanın dayanabileceği kadar basit bir film değil. Çoğu bağımsız filme mesafeli yaklaşırım. Aptal yerine konmaktansa, düşündürdüğüne inandığım filmleri görmek isterim. Çünkü çok fazla kafa yorarım ve benimsediysem asla unutmam. Bazen öyle benimsemiş oluyorum ki, günlük hayatta konuya uyan yerlerde filmlerden monologları bile örnek verdiğim oluyor.

Konuya dönersem  ’Rosetta’ gibi insanı kasvete sürükleyen ve gerçekçiliği böylesine süssüz anlatan bir filmde bu vuruşları yakalamaya çok dikkat ettim. Müzik kullanmadan, kısa cümlelerle ve hatta bazen cümleler olmadan insanı kendiyle baş başa bırakabilen bir film. Dardenne kardeşler bence de bu noktada oldukça başarılı. Filmde birden fazla metafor görebiliyorsunuz ve bunlar o kadar çok rastladığımız subjeler ki, müzik kullanılmadan işlenmesi belki bu yüzden daha da Rosetta’ya yaklaştırıyor insanı.

**Spoiler** 
Bataklıkta balık tutma sahnesi, Rosetta’nın uyumadan evvel kendisi ile normal insan olduğuna ikna edici konuşması ve en çok da bataklıkta Riquet’i kurtarmak ve kurtarmamak arasında gidip gelmesi böylece normal bi işi olacağına inanması filmin amacı bakımından ikna edici bulduğum sahnelerdi
***

Sonuç olarak tavsiye edebileceğim bir film değil ama ben kişisel olarak iyi ki izlemişim diyorum. Yorumlarım ise bir sıcak bir soğuk duruyor, farkındayım. Çünkü böylesine bir filmi tavsiye etmek istediğim insanı gerçekten zor bulurum diye düşünüyorum. Bunun sebebi ise geri kalan insanların anlayamayacağını düşünmek değil, gerçekten filmi izleyecek insanın aynı kafaya gireceğinden emin olmak istememdir.

Plak köşemin yeni çiçekleri. Tam anlamıyla çiçekler ama!

Hangisini daha çok seveceğimi şaşırdım. Bi ten years after takıp kendimi yataklara atıyorum, bi ccr takıp kendimi yerlere atıyorum. İçeri ay ışığı giriyor, ev sessiz. Dilankuş uçmuş. 

Sağol varol Karaköy’deki plakçım! 

Bi kaç gündür pedala kuvvet saatlerce bisiklet sürüyorum. İnanılmaz deşarj ediyor. Sürekli binecek zamanı bulmak bakımından 19 yaşına geri döndüm. Sahiller boş, hava serin tam benlik. Müzik güzel, yanıma aldığım portakal-limon suyumun kıvamı güzel. Bisiklet sorun çıkarınca yanımdan geçen bisikletlilerin yardım için durmaları ayrı güzel. Yolda hayvanlara mama veren insanları görmek çok güzel.

Bodrumunuzda yatan bi bisiklet varsa kalkın temizleyin onu güzelce. Yanınıza götürmelik güzel bi meyve suyu karışımı hazırlayın. Bir de bol yeşillikli sandviç. Molalarda okumak için bi kitap, dergi veya dinlemek için bir arkadaş kapın oradan. Kendinizi motive edin. Hayat kısa.

Kız arkadaşlarımdan bi kuple daha yapayım dedim. nihahao

Kıvanç geçen hafta başvurduğu işe bugün kabul aldı. Artık resmi olarak belli saatlerde çalışan bi insan oldu ve bu beni üzdü.Çünkü o bir ‘her çağırdığında sıkılmadan dışarı çıkan’ atom karınca cinsinde bi arkadaş. Öte yandan onun için gerçekten çok sevindim, böyle bi düzene ihtiyacı vardı. Ama artık çalıştığı için belli saatleri boş olacak ve o saatlere uydurarak dışarı çıkabilicez.


Sırf Pizza Vegas’ta margherita yemek  için, Rock’N Rolla’da senelerin müziklerini dinleyip, ucuz bira içmek için, anlamsız saatlerde Kadıköy’e gidip dönmek için, Kule dibinde serserilik itlik yapmak için, itü çimenlerindeki leş gibi puflara yayılıp simit-çay-müzik yapmak için, ucuz konserler kovalamak için, sokak çalgıcılarından enstrümanlarını alıp çalmaya çalışmak için, fakir günlerimizde sokakta içerken tanıştığın turistlerle şarabımızı paylaşmak için, aklımıza esen şarkıya klip çekmek için,  çıplak ayak yürüyüp dans etmek için  ve her şeyden önemlisi Burak ülkeye dönsün diye çektiğimiz zalim videolar için ZAMANIN OLMAYACAK MI ARTIK KİVİ?


Bu gazı verdikten sonra benim tanıdığım Kıvanç işi gücü bırakır. NOKTA

Gerçekten bırakırsın o yüzden bu pisliği sana yapamam kivi, işe girmen çok iyi oldu. Ben de yakında düzene giriyorum. Ortak saat ayarlamakta sorun yok, çünkü senin dışarı çıkmaman mümkünatsız biliyorum pire var içinde. Ama eğer ki modun düşerse diye bu yazıyı buraya koyuyorum!!!

Bulut Mu Olsam

Denizin üstünde ala bulut 
yüzünde gümüş gemi 
içinde sarı balık 
dibinde mavi yosun 
kıyıda bir çıplak adam 
durmuş düşünür. 

Bulut mu olsam
gemi mi yoksa? 
Balık mı olsam, 
yosun mu yoksa? .. 
Ne o, ne o, ne o. 
Deniz olunmalı, oğlum, 
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

                                                                     Nazım 

Allah-Las - No Voodoo (Album version)

Bu parçaları da ayrı hoşuma gitti. Ufak ufak yazdığım şarkılar vardı gün yüzüne çıkarma isteği yarattı bu besteler bende.

(Kaynak: youtube.com)